Bir adam vardı…
Yüksek seciyeli!
Sağlam İmanlı!
Gönlü vatan aşkıyla dolu…
Aslında başka aşkları, istekleri, beklentileri, hatta sevdikleri de vardı…
Ama gönlünü yakıp kavuran Turan sevdası, yüce Türklük ülküsü için bir şeyler, iyi şeyler yapma arzusu, diğer bütün sevdalarını gölgede bırakıyordu…
Yığınlaşmış kuru kalabalıklara bakıyor, memleketin sürüklendiği uçurumun farkında olmadıkları için onlara kızıyordu… Kahroluyor!... Öfkeleniyordu…
“Razı mısın, olmasın kaşı gözü simanın
Hiçbir değeri yoktur, öfkesi yok imanın”
Bazen, yüksekçe bir yere çıkıp hepsine hitaben, Hey uyansanıza, görmüyor musunuz çimentosu şehit kanlarından oluşan, özü: Türk – İslam mayası olan vatan ne hale geldi?! Diye bağırmak geliyordu içinden…
Ruh dünyasında; Fırtınalar kasırgaya dönüşüyor… Çatlıyor! Alevler içinde yanıyordu… Sessizce “isyan” ediyordu…
Bunlar mıydı? Ülkenin en zor zamanlarında varını yoğunu memleket sevdası uğrunda harcayan bir neslin torunları?
Bunlarmıydı? Şehitlerin mirasçıları!...
Bunlarmıydı? Asımın nesli!...
Bunlarmıydı? Fatihler doğuracak veya fetihler yapacak nesiller…
“..Asımın nesli diyordum ya… Nesilmiş gerçek;
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek…”
Yanlış giden birşeyler vardı, bunu fark ediyordu. Ama yine de iyimser olmaya çalışıyordu. Nasıl olsa bu millet eninde sonunda gerçeği görür ve bu kahpeliğe dur derdi… Tarih boyunca hep böyle olmamışmıydı… Türk’ün ruh köküne güveniyordu…
Ama vakit geçiyordu… Kötü ve yanlış giden her şey ihanete dönüşüyordu… Türk gençliği; “fuhuş ve uyuşturucu” batağında yok oluyordu… Millet kimliksizleşiyor… Anadolu da Türk varlığı ve Türk devleti üzerinde tehlike çanları çalıyordu… Bir şeyler yapmak lazımdı! Zaman uyanış vakti! Mekân diriliş çağıydı ve gün safların belirleme günüydü…
“…Ey düşmanım sen benim ifade ve hızımsın,
Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın…”
Diyerek Türk hücresi Anadolu da düşmanlarına meydan okumak istiyordu…
Biliyordu kendisi gibi düşünen başkalarının da olduğunu. Bildiği ya da inandığı için arıyordu kendisi gibi vatan sevdalılarını… Dün olduğu gibi bugün de beraber olmak için… Birlik olup kolayca kırılmamak için, dirlik olup güçlü kalmak için… Tarihin en büyük iman devini temsil eden Türk’ü, Anadolu’dan tasfiye etmek isteyen küresel gücü yok etmek şart olmuştu. Türk’ün haysiyet mücadelesini zaferle taçlandırmak için eski dostlarını arıyordu… Ama bir türlü aradıklarını bulamıyordu…
“… Her şeyde bir tükeniş, her oluşta bir bitiş,
Gökten ses: Ölümsüzler kafilesine eriş!...”
Düşünmeye başladı!... Belki de yanlış yerde arıyordu, tarihe adını şerefle yazdıran vatan sevdalılarını… Aradığı beyinlerde değil, gönüllerdeydi. Gönüllere inip oradan çıkarmaya, “bak gördün mü sende ki vatan aşkını, iste bulduk” demeyi ne kadar istiyordu.
O günden sonra beyinlere değil, gönüllere hitap eder oldu. Gönül adamı oldu. Dinleyenler vardı! Dinlemeyenler vardı… Anlayanlar vardı, anlamayanlar vardı… Dinleyip de anlayan mı, iste o azdı. Ama olsun, yine de vardı!
Azda olsa kendisi gibi; yüreği “Allah – Vatan - Bayrak” diye yanan birilerini bulmuşken! Sevinci hayal kırıklığına uğradı… Uzun sürmedi mutluluğu… Dünkü dava arkadaşlarının önemli bir kısmını maddi menfaat adına saf değiştirmiş olduklarını gördü… Bir başka arkadaşlarının siyasette ikbal adına şerefli mazileriyle ilgili her şeyi unuttuklarına şahit oldu… Ve bu çirkin durum “O”nu mazinin boşluğuna atı verdi…
Vakit geçiyordu, hem de tüm hızıyla… Hani, ümitlerin bittiği yerde Türk’ün kudreti baş gösterirdi. Hani, Yüce Mevlam İslam’ın bayraktarlığını yapmış bu necip milleti hiç yüzüstü bırakmazdı!... Simdi neden böyle olmuştu? Daha ne kadar sürecekti bu ateşten imtihan? Sonra bir ümitsizlik kapladı içini, yoksa bu büyük millet artık yok olmaya mahkûm muydu? Yapacak bir şey kalmamış mıydı?
Hiçbir şey yapamamanın karamsarlığı ile bir kez daha düşündü. Bir türlü aradığı cevabı bulamıyordu… Tarihin anlattığı o zaferler getiren asil ve yiğit atalarını düşündü… Bugün Türk’e kendi vatanın da kurşun sıkılırken aciz/korkak halk yığınlarının sessizliğine bir anlam veremiyordu… Bu zilletten kurtuluşun; bir köşeye fırlattığı tarih kitaplarının satır aralarında gizli olmalıydı diye düşündü! Bazı kitaplarını tozlu raflardan çıkardı baktı, okudu, okudu, okudu… Artık sadece okumuyor, sanki geçmiş olayların her bir zerresini yüreğine yazıyordu, satır satır… Milletin gerçeği görebilmesi için lazım olanı bulmuştu, kendince…
Artık yapması gerekeni biliyordu. Çünkü böyle yapmıştı “Kürşadlar, Çağrı Beyler, Osman Gaziler, Yavuzlar, Şahin Beyler, Çakırcali Efeler, Sütçü İmamlar, Ruhi Kılıçkıranlar, Gün Beyler… Milletin gerçeği görmekte zorlandığı nokta da, gerçeğin önünde ki perdeyi kaldırmışlardı…
Kimi kurşun olmuş düşmanı geldiği yere göndermiş… Kimi “al-bayrak” olmuş göklerde dalgalanmıştı… Kimi de milletin söylemeye cesaret edemediği sesi olmuştu. Belki çoğunun adı bile bilinmiyordu. Ama onların derdi zaten bu değildi ki. Onlar; çoktan göze almıştı belirsiz/isimsiz mezarlarda anılmadan yaşamayı…
Böyle bir “Adam” çıkmalı! Yeniden diriliş için… Türk’ün milli vicdanını rahatlatmak ve Türk’ün bütün milli korkularını yenmek için… Diye düşündü ve rahatladı…
Millet için selamımız, millet için sevdamız! Bu vatan için çarpan herkese çağrımız var demeli…
Yalan söyleyenler, riyakârlar, milleti aldatanlar, sevdamızı kirletenler, mazimizi terk edenler ve topraklarımıza göz koyanlar size sesleniyorum demeli yüksek perdeden
Bugün hesap günüdür. Yeminimiz var, kirli oyunlarınızı yok etmek için bir araya geldik. Simdi birlik zamanıdır deyip dirliği sağlayan ve güven veren bir adam!..
Ülkemizin hayâsızca soyulmasına ve arsızca talan edilmesine, vatan topraklarının bölünmesine, kutlu davanın horlanmasına, Türk birliğinin bozulmasına asla izin vermeyeceğim, “Gök girsin kızıl çıksın”diyerek tarihin önünde yemin eden bir adam!
Tarihin ve Türk’ün kaderini değiştiren kahramanlar böyle yapmışlardı. Türk’ü bugünkü zilletten kurtarmak isteyen kahramanda artık kendisi gibi düşünenleri aramaya çalışmamalı… Tam tersine milleti peşinden sürükleyecek yüreği ortaya koymalıdır…
Kürşad’ın Vey ırmağı kenarında yaptığı gibi ileriye atılıp asla geri dönmeyi düşünmeyecek bir adam…